İlk Yapay Zekanın Mimarları Prometheus ve Diğerleri  Teknoloji Arkeoloji

Date

Her efsane, destan, mitoloji… adına ne derseniz deyin içerisinde bir gerçeklik barındırır. Bunların başlangıçta birer masal olmadığı sonrasında süregelen bir dizi süreçle artık masallaşmaya başladığını söylemek çok da yanlış olmaz. Ancak modern dünya açısından mitler, safsata, cehalet, illüzyon ve yanlışlıkla eşdeğerdir. Oysa mitler anlamsız ve faydasız masallar değillerdir. Mitler dilin başlangıç noktası olan yapısal kaymanın yan ürünleridir ve tıka basa anlamlarla doludur. Mitler en karmaşık anlatım biçimidir.

Özellikle Prometheus mitiyle AI arasındaki benzerliklere bir bakalım:

1.Prometheus’un ateşi çalması, insanlara bilgi ve güç verme eylemi olarak görülür. AI da benzer şekilde, insanlara daha önce erişilemeyen bilgi ve yetenekler sağlayarak güç verir. Prometheus, eylemlerinin sonuçlarına süresiz olarak katlanmak zorunda kalır. AI ile ilgili kararlarımızın da uzun vadeli etkileri olabilir ve gelecek nesilleri etkileyebilir.

2.Prometheus’un ateşi, insanlık için teknolojik ve kültürel ilerlemenin bir sembolüdür. AI da inovasyonu teşvik eder ve birçok alanda ilerlemeye yol açar. Prometheus, ateşi çaldıktan sonra kontrolü kaybeder ve cezalandırılır. AI’nin kontrolsüz gelişimi, insanların kontrolünü aşabilir ve beklenmedik zararlara yol açabilir.

3.Prometheus’un eylemleri, tanrıların öfkesini çeker ve sonuçta cezalandırılır. AI’nin kullanımı da riskler taşır ve etik sorumluluk gerektirir. Prometheus’un eylemi, tanrılar ile insanlar arasındaki dengenin bozulmasına neden olur. AI’nin yanlış kullanımı, toplumsal dengeleri bozabilir (örneğin, işsizlik artışı veya özel hayatın ihlali).

4.Prometheus’un ateşi, insan yaşamını temelden değiştirir. AI da iş yapış şekillerimizi, iletişimimizi ve günlük yaşamımızı dönüştürme potansiyeline sahiptir. Prometheus, tanrılara karşı gelerek etik bir sorumluluk alır. AI geliştiricileri ve kullanıcıları da, teknolojinin etik kullanımından sorumludur.

5.Prometheus, ateşi çalarak tanrıların kontrolünden çıkarır. AI’nin kontrolsüz kullanımı da beklenmedik sonuçlar doğurabilir. Prometheus’un cezası, tanrıların öngörülemeyen bir tepkisidir. AI da öngörülemeyen sonuçlar doğurabilir, özellikle de yeterince düşünülmeden veya denetlenmeden kullanılırsa.

Her iki durumda da, büyük bir gücün serbest bırakılması, hem büyük faydalar hem de dikkatli yönetilmesi gereken zorluklar getirir. Şimdi insanlık tarihini kabaca ele alarak gidelim.

Dünya en azından 160.000 yıl öncesinden itibaren bütün Afrika’da, Asya’da, Avrupa’da arkaik insanlar arasında meydana gelmiş çok sayıda temas, etkileşim sayesinde ilelebet değişti. Mit, insan zihninin evrensel bir özelliğidir. İnsanın icat etmesini ve eşzamanlılığı içerir ya da ortak kaynaktan yayılım aracılığıyla aktarılır.

Transistör ve bunun gibi komplike araçlar eldeki teknolojiyle icat edilemeyince yazı ve mitler ortaya çıkmıştır. Yazı olmadan, hiçbir şey mekân ve zamana aynı biçimde yazılamaz. Yazı, belleğin hizmetinde bir noktalama, bir veri deposu işlevi görmüştür; bu durum sadece metnin devam eden okunabilirliğini de garanti eden, ona ait bir bellek kültürüyle gerçekleştirilen karşılıklı oyun ile işlevini sürdürebilmiştir.

Yazı, tümüyle bir resme de benzeyebilir. Çünkü o da nesneleri sabitler, tanımlar; aslında görsel bir düzlemde, hiç kuşkusuz yazıdan daha güçlüdür. İncil’deki “kendin için resim yapmamalısın” sözü de, resmin gücünün, eskiden beri hatta kısmen günümüzde de korku ve ürkeklik şeklinde devam eden yansımasıdır. Alfabe yazısına dönüşmüş bir yazı, Paleolitik kültür evresi, hatta Neolitik’le bile birlikte pek düşünülemez.

Mitolojide Prometheus yeryüzünde insan olduğu halde kendi insanını yapmaya çalışmıştır. Peki ama neden? Klasik Çağ Yunanları, kendi dillerinden farklı diller konuşan halkları biliyorlar; ancak onlara barbaroi, yani anlaşılmaz biçimde konuşarak, tuhaf sesler çıkaran kimseler adını veriyorlardı. Gelişkin bir göstergebilim kavrayışına sahip olan Stoacılar, Yunanca’da bir ses bir fikre karşılık geliyorsa, bu fikrin elbette bir barbarın zihninde var olduğunu çok iyi biliyorlardı; ne var ki barbar, Yunanca sesle fikir arasındaki ilişkiyi bilmiyordu, dolayısıyla dil açısından onun durumu konu dışıydı. Yunan filozoflar, Yunan dilini aklın diliyle özdeşleştiriyorlardı.

Adı “önceden gören” anlamına gelen bu mitolojik canlı bir kahindi. Ancak kâhinde olsanız bazen elinizden hiçbir şey gelmez. Prometheus, bir düzene karşı bilinçli bir başkaldırının sembolüydü. Mitolojik kaynaklar incelendiğinde Prometheus efsanesinin tanrı ve tanrıçalar arasında bir dönüm noktası olduğu anlaşılabilir. Prometheus da tıpkı titan kardeşleri gibi tanrısal düzene karşı çıkıp onlardan farklı olarak en sonunda düşünen, köle veya kul olmayan insanoğlunu yaratmayı başardı. Ancak bu isyanını yaparken tarafsızlığını korumuş ve başkaldırmamış bir Titan oğlu olarak Zeus'un gözüne girmeyi başarmıştı.

Prometheus’un tanrılardan çaldığı ateş, belli ki bir bilginin mecazi haliydi. O bilgi günümüzdeki çip, transistör tarzı bir şey miydi? İlginç bir şekilde Prometheus balçıkla ateşi harmanlayarak bir teknoloji oluşturmaya çalışmıştı. O dedelerinin öcünü almak için, kendi gözyaşıyla yoğurduğu balçıktan ilk insanı yaratmayı denedi. Bu balçık hikayesi bir yerden tanıdık geldi mi? Evet, Tanrı, Âdem ve Şeytan’ın kıssası. Burada tanrı rolünü Zeus, Şeytan rolünü Prometheus üstlenmiştir. Ve Şeytan’da bildiğiniz gibi ateşten bir varlıktır. Cennetten bu durumuyla kibirlenip kendini üstün gördüğü için kovulmuştu. Yani Prometheus gibi tanrıyı hiçe saydığı için. Ama konumuz şu an bu değil. Şimdi devam edelim.

Zeus, insanlara ölümlü kalmayı ve Olimpos Dağı’nda yaşayanlara da aşağıdan ibadet etmeyi emretmişti. Çünkü Zeus tüm insanları doğanın acımasız şartlarına karşı savunmasız, sürekli itaat etme zorunluluğu bulunan ve korunmak için tanrılara bağlı olan yaratıklar olarak görmüştü. Fakat Prometheus’un, Zeus’un yaratık diye nitelendirdiği insanları son derece büyük bir amaçla tasavvur etmeye başladı. Zeus ona insanların nasıl kurban vereceğine karar vermesini istediği zaman, Prometheus kurnazlığını kullanarak insanlara biraz olsun avantaj sağlayabilecek bir plan kurgulamıştır.

Bunların hepsi ilkel yazılım, ilkel bilgisayar ve ilkel yapay zekâ düşüncesi örnekleri olarak yorumlanabilir. Modern Homo sapiens yaklaşık 40.000 yıl önce, geleceği planlamak için geçmişten gelen deneyimlerini kullanarak kendisini zamanda geriye ve ileriye doğru düşünebilme becerisini, yani otobiyografik belleği geliştirdi. Ve çoğu sorunun cevabını tanrılar ve dinlerde buldu.

Zeus, kendisini hiçe sayan insanlara da bir ders vermek için Hephaistos'a su ve balçıktan ilk bakirenin heykelini yaptırdı ve kalbine ruh yerine Prometheus'un ateşi çaldığı yer-den aldığı bir kıvılcımı koyarak ona Pandora adını verdi. Onu insanlara yollarken eline verdiği kutuda (Pandora'nın Kutusu) ise tüm kötülükler ve ızdıraplar vardı. Bu olay da bildiğimiz cehennemin oluşum hikayesiyle hemen hemen paralel. Prometheus, Zeus’un da tahttan düşürüleceğini ve bunu, kimin yapacağını bilmekteydi; Zeus da bunun bilincindeydi. Prometheus bu vârisin insanlar içerisinden olacağını bildiğinden insanlara ayrı bir ilgi duymaya başladı.

Yeryüzündeki yaşam tarihinde üç önemli devrim görürüz. Bunlardan ilki, yaklaşık 3.5 milyar yıldan önceki bir dönemde yaşamın ortaya çıkmasıdır. İkinci devrim, yaklaşık yarım milyar yıl önce çokhücreli organizmaların ortaya çıkmasıydı. Son 2.5 milyon yıl içindeki bir süreçte insan bilincinin ortaya çıkması da üçüncü en büyük olaydır.

Prometheus, Hint mitolojisindeki ateş tanrısı Agni ile de eşlenebilir. Mitolojiye göre ilk insanlar ateşin kudretinden yararlanmayı pek bilmediklerinden geceleri mağaralarda hayvanlar gibi yaşıyordu. Yarattığı bu ırka acıyan Prometheus, hayvanlara karşı kendini koruyabilmesi, toprağı sürebilmesi kısacası insan gibi yaşaması için madenleri işlemeyi ve ateşi vermeyi düşündürdü. İçi oyuk fakat tutuşabilen bir özelliğe sahip olan Ferule denilen ağaçtan eline bir dal aldı ve Lemnos adasına Hephaistos‘un ocağına gitti ve elindeki sopanın içine ateşi saklayıp insanlığa armağan olarak verdi. O günden sonra insanlık daha güzel daha iyi yaşamaya ve uygarlığın temellerini atmaya başladı.

Lemnos Adası, Ege Adaları'nda şimdiye kadar bulunan en eski insan yerleşiminin kalıntılarının olduğu yer olması hasebiyle bir tanrının yaşadığı varsayılıyordu. Peki o dönemde arkeolojik faaliyetler olmamasına rağmen bu insanların otobiyografik hafızasında bu bilgi nasıl ortaya çıktı? Ve bu insanlardan önce de başka insanlar olduğunu ancak kendileri gibi olmadığını nasıl sezdiler?

İnsanın Prometheus tarafından maddeden yapıldığı mitosu geç bir dönemde MÖ 4. yy. da ortaya çıkar. Bu mitosa göre az önce yukarıda da değindiğimiz gibi Prometheus, suya ya da gözyaşlarına kil (balçık) karıştırarak, ölümlü bir varlığın biçimini verir. Sonra bu çamurdan bedene ruh nefesini üfler. Çiplerin kumdan yapıldığını düşünürsek çamurdan şekil vermenin ilkel bir çip düşüncesi olacağı fikri çok da şaşırtıcı olmayacaktır. İlk insana ruhu üfleyen bir başka rivayete göreyse Athena’dır. Prometheus sadece yapıcısıdır. Öyle bile olsa Athena’nın bilgelik tanrıçası olduğunu göz önüne alırsak bu sonucun çok şaşırtıcı olmayacağını görebiliriz. Bunun insanın yaratılış mitiyle paralelliği tesadüfi olmasa gerek. Sadece kahramanların adı farklı. Daha da ilginci yaratılış mitini kendimize uyarlarsak bizimde birer et ve kemikten oluşmuş yapay zekalar olabileceğimiz ve bir simülasyon içinde var olabileceğimizdir. Çünkü Prometheus’tan önce zaten bir insanlık vardı. O farklı bir şey yapmaya çalışıyordu.

Korkunç olan şey ise şudur: Yapay zekalar da tıpkı bizim gibi evrimsel süreçler geçirip bilinçlenirse o zaman bize ne olacak? Bizde birer mitolojik varlıklar mı olacağız? Zeus’un korktuğu şey belki de buydu. Prometheus’un yarattığı bu nesil bilinçlenirse onu devirecekti. Bu da tek tanrıcılık olabilir mi?

Makedon Yunan filozofu Euhemerus “Tanrılar başlangıçta insan yöneticilerdi, zamanla kendi cemaatleri tarafından gittikçe kutsallaştırıldılar,” demiştir. Yüksek tanrıların ortaya çıkmasından önce gerçekleşmesi gereken ikinci şey, önemli sayıda insanın bir araya gelmesiydi.

Örneğin Göbekli Tepe, Hallan Çemi, Nevali Çori ve Çayönü bize ne anlatıyor? O binalarda muhtemelen bir ruhsal etkinlik ya da törenler yapılmaktaydı. Nevali Çori’de bulunan ve kuşa benzeyen bir gövdesi olan insan kafatası heykeliyle totem direklerine benzer çok sayıda hayvan yontusunun varlığı hayvan ruhlarının burada da resimli mağaralardaki gibi önemli bir ilgi odağı olduğunu akla getirir. Bazılarında el, kol, baş, kemer, alt kısımlarında peştamal ve hatta bir kolye bulunan sütunlar da bir çeşit antropomorfik varlık olabilirler. Avcı toplayıcı toplumlar genellikle atalarını onurlandırmak için resmî törenler yaparlardı. Muhtemelen 11.000 yıl önce Göbekli Tepe ve civarındaki yerlerde de benzer törenler yapılıyordu. İlkel insanların teolojilerine ait ayrıntıları kendilerinden öğrenmek her zaman kolay değildir. Ölümden sonra insanların başka bir biçimde var olmayı sürdürebildikleri kabul edildiğinde, tanrı düşüncesinin tohumları da ekilmiş oldu. Böyle toplumlarda öbür dünyaya olan inanç atalara olan ibadetin başlamasından önce gelişmiştir ve bu inanç daha sonra ortaya çıkan atalara ibadetin gelişimini de hızlandırmıştır. Yüksek (göksel) tanrı kavramı çok daha sonraları ortaya çıkar.

Çayönü Hephaistos’un erken doğumu mudur? Burada özellikle dikkati çeken şey çok sayıda mimari buluntudur. Terazzo tabanlar, Çayönü kazısına kadar sadece Roma Dönemi’nde biliniyordu. Yapının korunagelmiş bölümünde, Kafataslı Yapı’sında olduğu gibi bir yüzünde stilize edilmiş, doğal büyüklüğe yakın bir insan yüzü betiminin yer aldığı yüksek kabartmalı sunak benzeri büyük bir taş levha vardır. Burası mimari yapısı nedeniyle değil geçici tarzda da olsa en erken madenciliğin ortaya çıktığı yer olarak kabul edildiğinden bir şaşkınlık uyandırmaktadır. Terazzo tabanı bulmanın da etkisiyle, ilk başlarda, kireç yakmayı bilen kişilerin Çayönü’nde belki de ilk metal teknolojisini, yani bakırın ergitilmesini de gerçekleştirmiş olabilirler mi? Bu her ne kadar pek doğrulanamasa da o zaman metalle uğraşan insanların, metalin hammadde potansiyelini ve o zamana kadar alışıldık şekilde işletilmekte olan taşa karşı taşıdığı üstünlüğü pek anlayamadıkları anlamına gelmektedir. Ham bakırın ve aynı zamanda altının da ergitilmesi ve metal filizlerinin işletilmesi tekniği Ön Asya’da ilk kez MÖ. 5 binde ortaya çıkacaktır.

Avcı-toplayıcı topluluklar arasında Şamanizm olarak adlandırdığımız şey de yaygındı. Üst Paleolitik dönem sanatının en şaşırtıcı özelliklerinden biri de geometrik motiflerin hayvan imgeleriyle bir arada bulunmasıdır. Bunun yanında dikkat çekici bir başka özellik de muhtemelen 25.000 yıldan fazla bir süre yinelenen temel hayvan motiflerinin sürekliliğidir. Bu bana göre bir nevi TV kanalı bir düşüncenin yansımasıdır. İşte bira ve şarap bedensel ve görsel halüsinasyonlar sağlıyor olmalıdır. Bu sayede de sanki sinemada bir film izliyormuşçasına bir heyecan ve ortak bir düşünce ortaya çıkıyordu ve ortak bir inanç sistemi geliştirilebildi.

Hatta tarımın bile bu olayla ilgisi vardır. Tahıllar temel geçimi sağlamaktan ziyade bira üretmek amacıyla evcilleştirilmiştir. İlk evcilleştirilen tahılların (çavdar, küçük kızıl buğday, gernik ve arpa) bira yapmaya uygun olduğu ve Geç Epipaleolitik çağda yani yakla-şık 12.000 yıl önce biranın ilk yapımının öncelikle ziyafetle ve yiyip içerek eğlenmeyle ilişkili olduğu ileri sürülmektedir. Eğer bu doğruysa dini fikirlerin gelişimindeki erken dönemlerde bira ile şarabın önemli bir rol oynamış olması mümkündür. Üst Paleolitik Homo Sapiens beyinlerinin tam anlamıyla modern olduğu konusunda kuşku yok. Dolayısıyla düşler görüyorlardı ve hayali görüntüler deneyimleme potansiyeline sahiptiler. Bunun yanı sıra düşlerin ve görüntülerin ne oldukları ve ne anlama geldikleri konusunda ortak bir anlayışa varmaktan başka seçenekleri yoktu.

Bu da 11.500 yıl önce Göbekli Tepe’de tasvir edilen hayvanlarınki ile örtüşür; bu tarihte insanların atalarına ibadet ettiğine dair kanıtlar daha nettir. Oyulmuş insan figürlerine Avrupa mağara resimlerinde olduğu gibi burada da oldukça nadir rastlanır. Hallen Çemi höyüğü törenlerin yapıldığı diğer bir merkezdir.

Otobiyografik belleğin edinilmesi önemli evrimsel avantajlar sağladığı gibi insanlara ayak bağı da oldu. Modern Homo sapiens hem içebakışçı olarak kendisi hakkında düşüne-bildiği hem de kendini gelecek içinde tasavvur edebildiğinden tarihte ilk kez öleceğinin tam olarak farkına vardı. Böylelikle ölümün yansımalarını ve anlamını kavrayan ilk hominin oldu. Bu farkındalık 40.000 yıl önce dini düşünceyi harekete geçiren bir güç oluşturdu. Hayvanların bolluğu göz önüne alındığında duvar resimleri ruhları temsil ediyor olabilir. Bazı kültürlerde hayvanların insanların atası olduğuna inanılmaktadır. Bu tarz hayvanlara totem adı verilir. Resimli mağaralar söz konusu olduğunda şamanın işlevi çoğunlukla rahiplerinkine benzer. Resimli mağaralarda din var mıydı? Totem tapınımı bir din olarak nitelendirilebilir. Çünkü bu tapınım dinin en basit ve en özgün biçimidir. İnsanların tasvir edilen hayvanların atalarının ruhu olduğuna inanmaları da olasıdır.

Göbekli Tepe ve Nevali Çori’ye yakın olan Çayönü höyüğünde ilk yerleşim yaklaşık 10.500 yıl önce gerçekleşmiş olsa da en ilginç bulgu daha sonra inşa edilen bir binadır. Bu binada 450 insan kalıntısı bulunmuştur. Yaban öküzlerinin kafatasları da insan kafatasları ile birlikte yığılmıştır. Günümüzde bu bina “kafatası evi, ölüler evi” olarak adlandırılmaktadır. Çayönü’ndeki bu ev yaklaşık 1.000 yıl boyunca aktif olarak kullanılmış ve bazı törenle-re ev sahipliği yapmıştır. Neolitik Anadolu’da kullanılan sembolik imgelerden bazıları hayal ürünüydü.

Bu evde muhtemelen hayvan ve insan kurban edilmekteydi. Çatalhöyük’teki en ilginç bulgulardan biri, arkeologlarca “tapınak, tarih evleri, kült merkezleri” olarak adlandırılan yaklaşık 40 yapıdır. Bu yapılarda genellikle sığır kafatasıyla boynuzlar karmaşık şekilde düzenlenmişti. Sıvalı duvarlarındaysa resim ve gravürler bulunmaktaydı. Resimlerin başlıca konusu ölümdü. Ölüm kancalı ve tüylü gagalarıyla başsız insan bedenlerini gagalayan geniş kanatlı akbabalar şeklinde işlenmiştir. Çatalhöyük’teki sanat ürünlerinin bazıları bir öyküyü ya da fablı dile getiren anlatı düzeyindedir. Bunu günümüzdeki bir çizgi film ya da sezonluk dizi gibi düşünebiliriz. Mitler ve masallar yaşanan tarihi olayları kaydetme iddiasında değillerdir. Sürekli güncelleştirilen bu öyküler usta masalcılar tarafından süslenir. Bu tıpkı bir senaristin film veya dizi yazmasına benzer. Amaç, geçmişle ilgili gerçeklere dayanan bilgileri başkalarına iletmektir. Şiddet öbür dünyaya geçişin önemli bir parçasıydı. Şiddet ve sembolik öldürme yeni üyeyi soyundan gelinen atalar gibi sonsuz varlıklara götürerek doğal süreçlerin ötesine geçirmekteydi.

Çatalhöyük’teki bir başka şeyde duvardaki harita benzeri çizimdir. Hasan Dağı, Çatalhöyük’ün neolitik sakinleri için özel bir öneme sahipti. Ancak Hasan Dağı, Çatalhöyük’ten gözükmediğinin ortaya çıkmasıyla Orta Anadolu’daki, duvar resmindeki görünümü veren başka Neolitik yerleşik yerinden göründüğü biçimde çizilmiş olabileceği düşünülmeye başlandı. Yani bir kameranın alıp kaydedebileceği bir şeyi teknolojik imkansızlıklardan dolayı bu şekilde yapmak bile ilkel bir TV’nin varlığına işaret etmektedir. Olayı sanki canlı yayındaymış gibi aktarma içgüdüsünden kaynaklı bu Tarih Öncesi Harita bu konuda bize bir ipucu vermektedir. Söz konusu harita Aşıklı Höyük’teki bir olayı yansıtmaktadır.

İnsan beyninin bilişsel evrimi, tanrıların ve uygarlıkların çıkışını mümkün kıldı. Tanrılar yaratmak ve onlara bir zihin kuramı atfetmek, olası birçok fayda sağlar. En önemlisi, tanrıların aklımızı okuyup ne düşündüğümüzü bildiğine dair inanca yol açmış olmasıdır. Zihin kuramına sahip tanrıların yaratılmasının bir diğer yararı, böyle tanrıların yaşamın bilinmeyen özelliklerini açıklamada işe yaramalarıdır. Bununla birlikte, Neandertal homininlerin tanrılara inanmış olması pek mümkün görünmüyor. Her ne kadar görünürde bir zihin kuramı edinmiş olsalar da Tanrı’nın onlarla ilgili ne düşündüğünü düşünmelerini sağlayacak ikinci dereceden bir zihin kuramına henüz sahip değillerdi. Avcı-toplayıcılar, tıpkı bilgisayar programcıları, nükleer fizikçiler ve felsefeciler gibi her yönüyle karmaşık bir dile ihtiyaç duyar. Çünkü avcı-toplayıcılar diller kadar çeşitliydi. Aynı zamanda türlü türlü akrabalık yapıları da mevcuttur. Özellikle konuşma topluluktan topluluğa farklılaşır.

Sonuçta, tüm insanlar esasen avcı-toplayıcılardır. Dil, hayvan iletişiminden değil hayvan bilişinden evrimleşti. Burada bir süreklilik mevcut. Çoktan bilişe ulaşmış hayvanlar arasında bir iletişim köprüsü kurdu. Yani bilişsel yapı dilden önce vardı. Dil de tıpkı ateş, müzik gibi tek seferde ortaya çıktı. Jestli, törensel ya da sözlü olmayan başka mecazların mantıken daha önce ortaya çıkmış ve pratikte simgelerle ve dilbilgisine can vermiştir. Çünkü bir ifadenin mecaz olması için, en azından görünüşte hatalı bir beyan olması şart. Ardından dinleyici, yüzeydeki hatanın dürüst bir iletişim niyetini barındırdığını fark etmeli. Bu sebeple de Adem’in tüm kelimeleri bildiğinin söylenmesi çok da absürt değil. Zaten Adem’in dil bilgisi bildiği üzerine bir yorum yoktur. Dil, kısmen doğuştan geliyor. Çünkü bebeklere dil öğrenme yetisi doğuştan gelmekte. Bu dil içgüdüsü sayesinde bizi dil üretmeye zorlayan tek bir gen yoktur. Kişinin dil kullanma yatkınlığına sahip olması için bir dile sahip olması şart değil. Dil öğrenme yeteneği yeterli olacaktır. Dilbilgisi ve kültürel farklılıklar ise sezgiseldir. Ses ve anlamın örtüştüğü yerde cisimleşme meydana gelir.

Bu insan yaratma olayı bence tanrılara bir meydan okumadan ziyade bir yapay zeka-nın ilk örneği ve düşüncesiydi. Nasıl yapılabileceği konusunda teknolojik bir birikim çok az da olsa varsa bile bu düzeyde ileri seviyede elbette ki değildi. Tanrılar, yaklaşık iki milyon yıl süren bir hamilelik sonrasında doğdu. Hominin beyinlerinin yapısal ve işlevsel olarak primat benzeri beyinler olmaktan çıkıp modern Homo sapiens’in bilişsel kabiliyetlerine sahip olan beyinler haline gelmesi bu denli uzun sürdü. Homininlerde yaklaşık 40.000 yıl öncesine kadar bir tanrı kavramı oluşmayacak, ayrıca tanrıların kendileri de 10.000 yıl öncesi-ne kadar tam görünür olmayacaklardı. İşte bu da mitolojide insanlar yaratılmadan önceki Titanlar ile Olimposlular arasındaki savaşı ortaya çıkaracaktır. Ateşe sahip olan ilk eril tanrı Zeus olacaktır.

Yaklaşık iki milyon yıl önce doğu Afrika’da yaşayan bazı homininler daha büyük beyin geliştirmeye ve çok daha akıllı hale gelmeye başlamışlardı. Hominin beyinlerinin önceki dört milyon yıl boyunca çok az büyüdüğü göz önüne alındığında bu gelişme beklenmedik bir durumdu. Frontal ve parietal lobların belirli kısımları artık onlarda bulunmaktaydı. Bu, sonuçta modern Homo sapiens’i ve onu takip eden tanrıları ortaya çıkaracak olan bilişsel ilerlemenin ilkiydi.

İnsanlık tarih boyunca işini kolaylaştıracak yapay düzenekler düşünmüş ancak elin-deki teknolojik imkanlar buna izin vermemiş bu da duvar resimlerine ve mitolojiye yansımıştır. Duvar resimleri ve sonrasındaki hiyeroglifiler biraz daha ince düşünürsek ilkel tele-vizyonlardır. İnsan zihninde bunu düşünmüş ancak bunu nasıl canlandırıp yansıtacağını bulamamış bunun sonucunda da bu resim ve hiyeroglifler oluşmuş olmalıdır.

Ateş, uygarlığın temelini simgeler. Prometheus’un armağanı olan akıl, ateşle birlikte insanı özgürleşmişti. Bu da demek oluyor ki teknolojik bir gelişme, devrim söz konusu olmuştur. Ateşi kontrol altına almak insanlığın doğaya karşı olan en büyük zaferlerinden birisidir. Çünkü ateş bütün teknolojik gelişimi mümkün kılmıştır. İnsanlık artık çocukluk evresini atlatmıştır. Doğanın acımasız yasalarını insan ateş sayesinde kontrol atına kısmen de olsa alabilecektir. Sonrasında insanlık ateş sayesinde astronomiyi, matematiği, mimariyi, metalurjiyi vs. öğrenmeye, yapmaya ve işlemeye başladı.

Ancak, Zeus’un Prometheus’a olan öfkesi dinmemiştir. Onun yarattığı insanları yok etmeye karalıdır. Bu amaçla dünyaya büyük bir tufan gönderir. Ancak, ya önceden Prometheus tarafından uyarıldıkları için, ya da dürüstlüklerinden dolayı, Prometheus’un oğlu ve karısı bu tufandan haberdar edilirler. Büyük bir kayık yaparlar ve dokuz gün süren tufandan sağ kurtulmayı başarırlar. Tufan sonunda Yunanistan Teselya’da bir dağa otururlar. Ancak dünyada yapayalnız kalmışlardır. Zeus merhamete gelir ve taşları alarak, arkalarına atmalarını söyler. Taşlar insana dönüşür ve böylece insan soyu yeniden türemiş olur. Gelgelelim, bu yeni insanlar bu kez balçıktan değil, taştan yaratılmıştır. Bu taştan yaratılışta göstermektedir ki bir üst model teknolojik gelişme yani bir üst model düşünülmüştür.

Bence mağara adamları veya antik dönem insanları çok da sandığımız kadar ilkel değildi. Aksine sağlam düşünceli ancak bunu nasıl yapacaklarına dair net fikirleri yoktu. Ve ellerindeki teçhizatla bunları ne yapabileceklerine dair günümüze kadar net bir fikir geliştirilememişti. Bilgisayar, televizyon gibi komplike cihazların düşünülmüş olduğunu görebiliyoruz ancak teknolojik sınırlılık ve bunun aşılamaması insanları mitoloji ve mağara yazılarına yöneltmiş olmalıdır.

Bazı teoriler, mağara tablolarının başkalarıyla iletişim kurmanın bir yolu olabileceğini ve diğer teorilerinde bunların dini veya törensel bir amaç sunduğunu kabul edilmektedir. Henüz dini bir inanç varlığının kesin bir şekilde olmadığını mağara döneminde bildiğimize göre bu iletişim kurmak için oluşturulmuş zihinsel ilkel TV yansımaları olmalıdır. Bu resimleri canlandırmanın bir yolunu bulamayan insanoğlunun izleri bu şekilde kalmış olmalıdır. Birbirine benzer duvar resimleri taklit yoluyla ortaya çıkmış ve bir nevi kablolu kanal yayını gibi ortak bir eser birlikteliği ortaya çıkmıştır.

Dilin gelişimine katkısı olduğu söylenen mağara resimlerinde insanların gün içinde karşılaştıkları olayları ya da durumları bu şekilde birbirlerine aktardıkları düşünülüyor. Aynı zamanda bu iletişim aracı sayesinde gelecek nesillere vahşi doğada gördükleri hayvanları, doğa olaylarını ve bunlara karşı verdikleri mücadeleleri aktarmak için araç olarak kullanmış olabilirler. Hayvanların yerleşimi gelişi güzel değil, kasıtlıydı.
Çizimlerin çoğu, mağaraların ulaşılması en zor bölgelerinde görülüyor. Bu da onları yapan kişinin, istediği noktayı bulmak için mağaraya girmeden önce pigment hazırladığını ve bir ışık kaynağı bulduğunu gösteriyor. Resimlerdeki işaretler de oldukça ilginç. Çünkü her biri sembolik düşünceyi gösteriyor. Araştırmacılar insanların kendileri ve başkaları için bir anlatı oluşturmak istediği ve bu görüntüleri bilinçli olarak kullandığını iddia ediyorlar. Ki bu görüşe bende katılıyorum.

İnsanlar resim yapmayı icat etmemişti. Bu imgeler apriori bir şekilde zaten zihinle-rinde vardı. Mağara geçitleri ve odaları değişmiş bilinç anlarındaki tünele girmek deneyimini hatırlatmış olabilir. Resimlerdeki hayvanların çoğu bir mekândan kopuk boşlukta asılı durur gibidir. Bazı hayvanlar ise kızışma dönemlerindeki gibi betimlenmiştir. Mağara sanatında sembol olarak yorumlayabileceğimiz çeşitli geometrik işaretler var, ama sanatçı hayvanları ikonlaştırmadan, sembolleştirmeden kaçınmış. Doğadaki çeşitliliği yansıtmaya çalışmış. Oranlar, boyutlar, duruşlar, bakışlar, hareket hep farklı farklı.

Orta Paleolitik dönemden Üst Paleolitik döneme “Geçiş” aşamasında Homo sapienslerin beyinlerinin ve sinir sisteminin evriminin bir sonucu olarak bilinç düzeyinde büyük bir sıçrama yaşandı. Memeli hayvanlar ve Neandertal insanları ilkel bilinç seviyesindeydi. Yani şimdiki zamanı hatırlıyorlardı. Geçmişe ve geleceğe yönelik planlamalar, tasavvurlar geliştiremiyorlardı. Kısa dönemli bir hafızaları vardı. Rüya görseler bile bunu uzun süre hatırlayamaz ve üzerine düşünemezlerdi. İlkel bilinç sahibi canlıların bir benlik algısı yoktur. Kendilerini bir toplum içindeki benlik olarak göremezler. Farkındalıkları düşüktür. Üst düzey bilince sahip Homo sapiensler ise geçmiş, şimdi ve geleceği düşünebilir. Hafızalarındaki anıları hatırlar ve bunlarla ilgili diğer insanlarla konuşabilirlerdi. Geleceği planlar ve üzerine kafa yorarlardı. Kendilerini toplum içinde bir benlik olarak görebilirlerdi. Mağara sanatına bakın, sanki doğayı gördüğümüzü düşünürüz. Oysa insan orada doğanın tarih dışı, zamansız ve mekânsız bir betimlemesini yapıyor.

Homo sapiens’in bilincindeki bu yükseliş beyinde birtakım özelliklerin ortaya çıkmasına neden oldu. Canlı beyni büyük ihtimalle protein üretimi nedeniyle uykuyu geliştirmiştir. Uyku sırasında beyinde nöronların çok ihtiyacı olan proteinler üretilir ve bedende bu proteini depolar. İnsan beyninin evrimi ve “Geçiş” dönemi sırasındaki bilinç artışı bir yan etki olarak düş görme özelliğinin ortaya çıkmasına neden oldu. İlk sanat eserleri zor ve uzun bir günün ardından bir tür rahatlama ve gevşeme yöntemi miydi? Belki de yorucu bir iş gününden sonra ofisten çıkıp, arkana yaslanıp Netflix izlemenin Taş Devri karşılığıydı. Çünkü mağara sanatı tıpkı günümüzün sineması gibi perdeye ışık yansımaz ise ortaya çıkmıyor, bu anlamda kendisini ışıkla zahir eden bir tür diyalektik de içeriyor. Öte yandan temsillerin geçişkenliği ve çizgilerin duvarlardaki uygulaması ışığın açısına göre farklı tonlar oluşturduğu için bir mum veya meşale ışığında ufak hareketler varmışçasına masalsı bir sinematografik perde sunuyor. Resimler belirli bir estetiği, belirli matematiksel oranı baz almış. İlerde göreceğimiz gibi sanat tarihçileri altın oranın bilindiğini fark etmişlerdir.

İnsanların amacı el izi çıkarmak değil, ellerini mağara duvarıyla birlikte boyayarak yok etmek. Mağara duvarı bir teoriye göre yer altında ruhlar alemine geçiş noktası. Böylece insanlar ellerini bu geçiş noktasında yok edip öteki tarafa vermiş oluyorlar. Öncelikle bu resimler modern sanatta temel bir güdü olan sanatçının kendini ifşa etmesine yönelik bir çabanın ürünü gibi gözükmüyor. Yine, mağara sanatında başat aktörün hayvan olduğunu görmemiz gerekiyor. İnsan figürü yok denecek kadar az. Hayvanlar kötücül çizilmemiş, oldukça doğalarına yakınlar. Bu hayvanlar belirli bir mekânı veya anı paylaşmaktan ziyade, doğrudan mağara duvarını paylaşıyorlar. Bu tarihsizlik, bu uzaysızlık çok ilginçtir. Bu bağ-lamda mağaradaki el izlerini de, her şeyin oranı olan ellerin bir tür imza atması gibi de düşünebiliriz.

Prometheus’un mitolojik hikayesi ve yapay zeka arasında ilginç bir benzerlik bulunmaktadır. Prometheus, insanlığa ateşi vererek bilgi ve uygarlığın ilerlemesine katkıda bulunmuştur. Bu eylemi, insanların yaşamını dönüştürmüş ve onlara daha önce erişilemez olan teknolojik ve kültürel gelişmeleri sağlamıştır.

Yapay zeka (AI) da benzer bir şekilde, insanlık için yeni bir “ateş” olarak görülebilir. AI, bilgi işleme, veri analizi, otomasyon ve daha pek çok alanda devrim yaratma potansiyeline sahiptir. AI’nin sunduğu olanaklar, insanların işlerini daha verimli ve etkili bir şekilde yapmalarını sağlayarak, toplumun genel yaşam kalitesini artırabilir.

Ancak, Prometheus’un hikayesinde olduğu gibi, AI’nin getirdiği yeniliklerin de bazı riskleri ve etik sorunları bulunmaktadır. Prometheus’un ateşi çalması ve Zeus’un öfkesini çekmesi gibi, AI’nin kontrolsüz kullanımı da beklenmedik sonuçlar doğurabilir ve insanlık için tehlikeler oluşturabilir.

Sonuç olarak, Prometheus ve AI arasındaki ilişkiyi şöyle özetleyebiliriz: Her ikisi de insanlık için büyük faydalar sağlayabilecek güçlü araçlar olarak görülürken, aynı zamanda sorumlulukla kullanılmaları gereken tehlikeli teknolojiler olarak da kabul edilirler. İnsanlığın bu “yeni ateşi” nasıl yöneteceği, geleceğimizi şekillendirecek önemli bir sorudur.

KAYNAKÇA


1. ECO, Umberto, “Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı”, (Çev. Kemal ATAKAY), Literatür Yay., İst., 3.Basım, Ekim 2017
2. TORREY, E. Fuller, “Beynin Evrimi ve Tanrıların Ortaya Çıkışı”, Paloma Yay., İst., 3.Baskı, Ekim 2019
3. LEAKEY, Richard, “İnsanın Kökeni”, Varlık Yay., İst., 2.Basım, 2006
4. MELLEAART, James, “Çatalhöyük”, (Çev. Gökçe Bike YAZICIOĞLU), YKY, 1.Baskı, İst., Ocak 2003
5. HODDER, Ian, “Çatalhöyük: Leoparın Öyküsü”, (Çev. Dilek ŞENDİL), YKY, İst., 4.Baskı, Ağustos 2019
6. ÜLKEKUL, Cevat, “Çatalhöyük Haritası Üzerine Yeni Bir Yorum”, Dönence Yay., İst., Ağustos 2016
7. BARNARD, Alan, “Tarihöncesinde Dil”, (Çev. Mehmet DOĞAN), Boğaziçi Üniversitesi Yay., İst. 1.Basım, Haziran 2019
8. LEWİS-WİLLİAMS, James David, “Mağaradaki Zihin”, (Çev. Tolga ESMER), YKY, 2. Baskı, İst., Eylül 2020
9. SCHMİDT, Klaus, “Göbeklitepe”, (Çev. Rüstem ASLAN), Arkeoloji ve Sanat Yay., İst., 2018

Yorumlar (0)